BİRGİ ÇAKIRAĞA KONAĞI

Birgi Çakırağa Konağı, Birgi Deresi'ne paralel Çakırağa Sokağı'nda, Karaoğlu Camii'nin batısındadır. Mimari üslubu korunmuş ender konaklardan biridir.
İnşasına Abdullah Ağa tarafından başlandığı, 1837'de vefat eden Birgili zengin tüccar Şerif Ali Ağa tarafından tamamlandığı tahmin edilmektedir. Taş temel üzerine ahşap çatkı arası kerpiç dolgu tekniğiyle, 'U' şekilli zemin üzerine iki kat olarak inşa edilmiştir. Batısındaki dar sokağa açılan iki kapısı vardır.
Taş döşeli zemin katta, hizmetçi, nöbetçi, bekleme odaları ve ahır yer alır. Konağın birinci ve ikinci katları dış sofalı plan tipinde, üç eyvanlı ve bu eyvanlar arasında ikisi büyük, ikisi küçük olmak üzere dört odası vardır. Eyvan duvarlarının üst kesimi panolar içine yerleştirilmiş kalem işi motiflerle bezenmiştir. Ahşap tavan çıtalarla baklavalara bölünmüş ve her birinin içi boyama meyve örnekleriyle veya derin oyma tekniğiyle yapılmış ahşap çiçek motifleriyle süslenmiştir.
İkinci katta bulunan sofanın güneybatısından 'İstanbul Odası' olarak adlandırılan baş odaya girilmektedir.Odanın kuzeyindeki ahşap dolabın üstüne düşsel bir İstanbul panoraması resmedilmektedir. Ahşap tavanı iki bölümlüdür. İstanbul manzarasına yakın olan bölüm bir kenarsuyu ile çevrelenmiştir. Şerit üzerine çiçekler ve kıvrımlı dallar resmedilmiştir. 'İzmir Odası' denen mekan sofanın kuzeybatısındadır. Güneyindeki ahşap dolabın üst kesimindeki İzmir panoraması iki yanda birer sütün ile sınırlandırılmıştır. Ahşap tavanı iki bölümden oluşmaktadır. İzmir panoramasına yakın olan bölüm çıtalarla oluşturulmuş dörtgen panolara ayrılmıştır. Tavanın diğer bölümündeki aynı tür panoların içi çiçek resimleriyle, derin oyma tekniğiyle yapılmış ahşap çiçek motifleriyle bezenmiştir.
Duvar resimleri ve kalem işi süslemeleriyle ünlü konakta, ahşap süsleme teknikleri ağırlıkla kullanılmıştır. Resimlerde konu olarak; tek yapı tasvirleri, manzaralar, çeşitli natürmortlar, çiçekler, kartuşlar, boş madalyonlar, girlandlar, perde ve sütun motifleri işlenmiştir.
Çakırağa Konağı'nın 1977-1995 yıllarındaki esaslı onarımında, merdivenleri ve bazı ahşap aksamları yenilenmiş, duvar resimleri resimlenmiş ve doğusunda kalan parselleri de içine alacak şekilde bahçesi yeniden düzenlenerek 15 Kasım 1995'te ziyarete açılmıştır.

Konak ziyaretleri ücretli olup, bilet: 3 TL'dir. Pazartesi günleri ziyarete kapalıdır.

ÖDEMİŞ ÇEVRESİNDE BULUNAN ANTİK KENTLERİMİZ


NEİKEİA                                                                                                                                                                                                                                                                                    Neikeia antik kenti, eski Lydia bölgesinin unutulmuş ören yerlerinden biridir. Ödemiş ilçe merkezinin 10 km doğusunda, Türkönü ve Kurucaova köyleri yakınındadır.
Neikeia kentinin adı İÖ. 1.-İS. 1. Yüzyıla kadar kaynaklarda hiç geçmez. Bu nedenle kuruluş tarihi hakkında kesin bir şey söylenemez. Bu tarihten itibaren sikke basmaya başlayarak bir kent olarak tarih sahnesine çıkar.
Doğu Küçük Menderes havzasında Hypaipa (Günlüce) ve Dioshieron (Birgi) ile birlikte kendi adına para basabilmiş üç kentten biridir. Kentteki sikke darbı İ.S. III. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Bazı paralarının arka yüzünde Sağlık Tanrısı Asklepios'un, hijyen ve temizlik tanrıçası, kızı Hygeia'nın ve çoğu kez oğlu kabul edilen, nekahet tanrısı cüce Telesphoros'un resimleri bulunmaktadır. Hastalıktan kurtulma, nekahet, sağlık ve temizliği simgeleyen tanrı betimlemeleri kentin bir tür sağlık merkezi olarak kabul edilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
N
eikeia kenti önemini zincifre denen civa sülfür yataklarına borçludur. Romalı doğa tarihçisi Plinius'un (Naturalis Historia XXXIII/37) bildirdiği üzere, Eskiçağlarda Kilbiani denen bu yöre dünyanın en kaliteli zincifre (civa sülfür) madenleriyle ünlüydü. Zincifre yakın tarihlere kadar tıp-ilaç sanayinde antidot yapımında, özellikle deri hastalıklarının tedavisinde, kozmetik ve boya sanayilerinde kullanılan bir maddeydi ve Ephesos limanı aracılığıyla tüm dünyaya ihraç edilmekteydi. Ortaçağlarda 'zencefur merhemi' (kırmızı demir boyası) deri hastalıklarının tedavisinde kullanılıyordu.
Harabelerin güneybatı eteklerinde, üretimini 50 yıl kadar önce durdurmuş bir cıva maden ocağı bulunmaktadır. Yakın çevrede çok sayıda maden galerileri ve bir de açık ocak vardır. Bu durum mineralin Neikeia kentinden çıkarılmış olduğuna işaret etmektedir.
Neikeia XIX. yüzyıldan beri birçok Batılı bilim adamının araştırmalarına sahne olmuştur. Yüksekçe bir tepenin yamacında teraslar üzerine kurulmuş bulunan kentin kalıntıları bugün büyük çapta toprak altında kalmıştır. Yaklaşık 4-5 bin kişilik tiyatrosu, sarnıçları, önemli kamusal yapıları, kiliseleri ve büyük bir alanı kapsayan nekropolüne ilişkin kalıntılar geniş bir sahaya yayılmış durumdadır.

Antik kentin yayılım alanını (territorium) arkeolojik sondaj kazıları yapmadan belirlemek ve sağlıklı bir hükme varmak pek mümkün değildir. Henüz belgelemeye yönelik ciddi bir araştırmaya konu olmamış ve bu nedenle kesin sınırları da saptanamamıştır.



Neikeia Antik Kenti Konulu Tematik Sergi
Henüz tam anlamıyla gün yüzüne çıkarılmamış ve gerekli önemi görememiş olan Neikeia Antik Kenti'ni yöre halkına tanıtmak amacıyla Müdürlüğümüz teşhir salonunda kente ait sikkeler, pişmiş toprak kaplar, bronz aletler, camlar ve mermer eserlerden oluşan bir sergi düzenlemesi yapılmış ve ziyarete açılmıştır. Sergi halen müzede ziyaret edilebilmektedir.



HYPAİPA

Hypaipa Antik Kenti, bereketli Küçük Menderes (antik Kaystros) ovasına yukarıdan bakan Bozdağların (antik Tmolos) güney yamacında yer alan bir Lydia şehridir. Antik Çağ'ın iki önemli kenti Sardeis ve Efes'i birbirine bağlayan kısa yolun üzerinde stratejik açıdan önemli bir noktada kurulmuştur. Yukarı Küçük Menderes havzasının ilk ilk şehirdir. Dans eden güzel kadınlarıyla ünlü kent Roma İmparatoru Gordinaus devrine kadar kendi paralarını basmıştır.
Hypaipa Kenti hakkında mevcut bilgi çok azdır. Strabon, Tacitus, Pausanias gibi bazı antik çağ yazarları coğrafi konumu hakkında kimi bilgiler verseler de kentin tarihi ve kuruluşundan söz etmezler. Kent Persler'in Tanrıça Anahita için kurduğu tapınağı ile ünlüdür. Aniatis Yunan Ana Tarıçası Artemis ile Pers şifalı su tanrıçası Anahita'nın birleşmesinden ortaya çıkmış ve zamanla Lidya ülkesinin baş tanrısı haline gelmiştir. O devirde basılan madeni paraların üstünde bu tanrının resmi vardır.




Arakhne Efsanesi
Hypaipa hakkında bilinen en ünlü efsane Arakhne efsanesidir. Bu söylenceye göre Hypapialı genç kız Arakhne o kadar güzel nakışlar işler ve kilimler dokurmuş ki, periler bile onu şaşkınlıkla izlerlermiş. Kız, el işi konusunda bildiklerini kentteki diğer kadınlara da öğretmiş. Arahkne bununla da kalmayıp, insanlara el işi öğreten Tanrı Athena'dan bile daha güzel gergef gerebileceğini iddia etmeye başlamış. Athena bu duruma çok sinirlenmiş ve yaşlı bir kadın kılığına girip kızın yanına gitmiş. Ona alçak gönüllü olmasını ve tanrıların işine karışmamasını söylemiş. Ancak Arakhne yaşlı kadının sözünü dinlemek bir yana Athena ile yarışabileceğini söylemiş. Bunu üzerine Tanrıça kim olduğunu açıklamış ve gergef yarışına başlamışlar. Athena Olympos Dağında yaşayan ünlü 12 tanrıyı, Arakhne ise Baş Tanrı Zeus'un Eorupe'yi kaçırışını nakşetmiş. Yarışma tamamlandığında kızın kendisinden daha iyi olduğunu gören Tanrıça daha da sinirlenerek onu örümceğe çevirmiş. Böylece Arakhne, sonsuza dek nakış işlemek yerine ağ örmekle cezalandırılmış.
Halk arasında oldukça popüler olan bu efsaneden hareketle Hypapia'nın Lidya'da önemli bir yün dokuma ve kumaş boyama merkezi olduğu sonucuna varılabilir.
Hristiyanlık döneminde önemini koruduğu anlaşılmaktadır. Kilise kayıtlarına göre Efes Metropolitine bağlı bir piskoposluk merkezi olan kent İ.S. 12. Yüzyılın sonlarında kısa süre metropolitliğe yükseldi.
Hypaipa günümüzde ilçemiz Ödemiş'e birkaç kilometre mesafede bulunan Datbey (Günlüce) Köyü sınırları içindedir. Ortasından akan bir dere üzerine kurulmuş, sağlam durumdaki dört köprüsüyle dikkat çekicidir. Tarihi eserleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan kentte 2012 yılından beri Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nün yürüttüğü yüzey araştırmaları yapılmaktadır.




ÇOBANDEDE TÜRBESİ
Beylikler Döneminden kalma bir yapı Ödemiş ilçe merkezinin en eski binası durumundadır. Aynı zamanda bölgedeki değil, Anadolu'daki erken mezar yapılarından biridir; türbeden çok kümbet özelliği taşımaktadır. Kaynaklarda Kızıl Ali (Baba) Zaviyesi, Abdal Cüneyd Zaviyesi-Tekkesi olarak da geçen yapının inşa tarihi hakkında bugüne değin açık bir belgeye rastlanmamıştır. Ancak, mimarî özellikleri Aydınoğlu Beyliği dönemini işaret etmektedir.
Sekizgen planlı yapı taş ve harç kullanılarak inşa edilmiştir. Sekizgen formlu bir külah ile örtülüdür. Giriş demir bir kapı ile sağlanmaktadır. Üç cephesinde pencere mevcut olup, bir tanesi sonradan örülerek kapatılmıştır.
Mülkiyeti Ödemiş Belediyesi'ne ait olan türbenin restore edilmesi ve çevre düzenlemesinin yapılması için çalışmalar devam etmektedir.

İlçe sınırları içerisindeki Osmanlı Dönemi'ne ait Tescilli Camiler

- Küçük Camii
- Büyük Camii
- Köşebaşı Camii
- Manav Ahmet Camii
- Tekkeli Camii
- Çamlık Camii
- Ekinpazarı (Hacı Abdi Ağa) Camii
- Kubbeli Camii

İLKKURŞUN'UN ÖNEMİ VE TARİHÇESİ

İlkkurşun köyünün kurucuları, Kuzey Kafkasya'nın Otokhton (yerli) halklarından olan Çerkezlerin Şapsığ boyundandı. Çarlık Rusyası tarafından sürgün edilen köylüler 1879 yılının son aylarıyla 1880 yılının ilk günlerine kadar şimdiki yerinde köy evlerini Kafkas tipi evlerini imece usulü ile kurarak yerleşimlerini tamamlamışlardır.
Yöre Halkı tarafından Hacı İlyas olarak bilinen Köyün ilk resmi ismi, ilk yerleştikleri Fethiye ilçesinden esinlenerek Fethiye veya Fethiyar olarak anılmıştır. İkinci resmi ismi Burhaniye'dir. 1927 yılında ise Atatürk tarafından İlkkurşun ismi verilmiştir.
İlkkurşun köyü İzmir ilinin Ödemiş İlçesine bağlıdır. Ödemiş'in 10-11 km batısında İzmir- Ödemiş Demiryolu ve karayolu kenarına kurulmuştur. Köyün yol kenarına kurulmasında ana etken o zaman ki Osmanlı yönetiminin İzmir- Ödemiş Demiryolunu güvence alına alma politikasında yatmaktaydı.
I.Dünya Savaşında yenik düşen Osmanlı ülkesin birçok bölgesi gibi Batı Anadolu bölgesi de büyük devletlerce işgal edilmeye başlanmıştı. Yunanlılar, Büyük Helen İmparatorluğu kurma hayali ile (Megalo İdea) yerli ve yabancı işbirlikçilerin karşı konulmaz propagandalarıyla 15 Mayıs 1919 da İzmir'e çıkmışlardı. İşte o andan itibaren İngiliz silahları ve mühimmatı silahlandırılmış olan Yunan ordusu, Torbalı'ya geldiğinde iki kola ayrılarak birinci kol, Aydın yöresini işgal etmek, ikinci kol da kendilerine verilen güzergah olan İzmir- Ödemiş demiryolunu takip ederek Ödemiş ilçesini işgal için yola koyulmuştu.
25 Mayıs'ta Bayındır,28 Mayıs'ta da Tire'nin Yunanlılar tarafından işgal edilmesiyle birlikte Ödemiş halkı da işgal tehlikesini yakından hissetmeye başlamıştı. Yunan Efzon Birliklerini Ödemiş'e sokmamak için Küçük Menderes havzasının kahraman çocukları olan Ödemişli vatanperverlerle köy halkı arasında varılan görüş birliği sonucunda köy sırtlarında bir cephe kurulmasına kara verilmişti.
Köylüler arasındaki çalışmalar sonrasında Cephe Komutanlığına Ali Orhan Bey (sonradan İLKKURŞUN soyadını almıştır.) getirilmiş ve 31 Mayıs 1919 akşamı cephe kurularak son hazırlıklar gözden geçirilmiştir. Artık düşmanın gelmesi heyecanla beklenmekteydi. Bu sırada Köy, İlkkurşun muharebeleri başlamadan önce boşaltılmıştı. O günkü köyün minaresiz camisi de Dr. Mustafa Bengisu tarafından ecza malzemesi ile doldurularak sahra hastanesine dönüştürülmüştü. Thı-xujıko Kamil Bey'in 2 katlı evinin mahzeni de yedek cephane olarak mermilerle, Thauvşe Bekir Bey'in evi de levazım deposu olarak yiyecek-içecekle doldurulmuştu.
(Dr Mustafa Bengisu : (koca doktor.)Osmanlı'nın son dönemlerini yaşamış, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda emeği geçen gerçek bir Kuvayı Milliyeci, inançlı bir vatan sever, Cumhuriyet'in ilk günlerinde, yoksulluğun ağırlığı altında ezilen kasabasını daha iyi günlere taşımak için her türlü zorluğa göğüs geren, yürekli, öncü bir vatansever ve liderdir.Cumhuriyet dönemi ilk belediye başkanlarımızdandır. (1927-1935) - milletvekili))
31 Mayıs 1919 akşamı Hacı İlyaslar (İlk Kurşun) istasyonunu işgale gelen ve Çakavlos komutasındaki Yunan Birliği Aydın'dan gelecek bataryayı beklemeksizin elindeki kuvvetlerle 1 Haziran sabahı taarruza geçmişti. Yunan taburu demiryolunun kuzeyindeki tepeler üzerinden ilerlemiş, taburun Tire'de bulunan bölüğü de kuvayi milliyenin sol tarafını çevirecek surette Hacı İlyas yönüne yönelmişti.
Yunan taburu Ödemiş Jandarma Komutanı Tahir Bey'in silahlandırmasıyla bölgede olan Ödemişli Ali Orhan Efe'nin saldırısına uğramıştı. Ellerini kollarını sallaya sallaya Ödemiş'i işgal edeceğini sanan bu komutan neye uğradığını şaşırmıştı. Kısmen pusuya düşürülen Yunanlılar bir hayli zaiyat vermişlerdi. Saatlerce muharebe eden efeler cephanenin tükendiğini belli etmemek için ateşi yavaş yavaş azaltmışlardı. Akşam ezanını geçmişti, cephanesi kalmamış olan efeler birer ikişer Ali Orhan Efe'nin direktifiyle çekiliyordu. Diğer kızanlar ise karanlık çökünceye kadar ateşe ara ara devam etmişler ve karanlık tamamen bastırınca karanlıktan yararlanarak çarpışma yerinden uzaklaşmışlardı. Fakat Yunanlılarda uyku bırakmamışlardı.
Bu İlkkurşun muharebelerine rağmen köy Yunanlar tarafından işgal edilmişti. Bir çok kayıp veren Yunanlılar bunun acısını çıkartmak için ilerlediklerinde Caminin damına çakılan çift bayrağı gördüklerinde (Osmanlı ve hastane sancakları) direnişin merkezi burasıdır diyerek köyün doğu yakasından başlayarak cami de dahil bütün ev ve yapıları ve civardaki diğer köylerden Çatal, ve Kabaköy köylerini de yakmışlardı.

Bu muharebe Anadolu'nun Milli kuvvetleri ile Yunan ordusu arasındaki ilk muharebedir.

Jandarma Komutanı'nın Kolordu Komutanlığı'na gönderdiği raporun altına 'Ödemiş Milli Kuvvetler Komutanı' olarak imza atması ayrıca dikkate değerdir.

İlkurşun muharebeleri kurtuluş savaşımızın ilk ateşleyicisi olmuştur.

Karşı konulamaz , onunla savaşılamaz propagandalarıyla İzmire çıkan Yunan ordusuyla savaşılabileceği kanıtlanmış kısa sürede bu direniş Batı Anadolu'da yankılanmış ve bütün yurt sathına yayılmıştır.

Ali Orhan Efe'nin bu kahramanlığı o yöredeki vatanseverlere bir işaret ver bir hazır ol emri bir vatanseverlik örneğiydi.

İlkurşun muharebelerinin esas önemi HALKA dayanan ve gerçek bir halk direnişi olarak ortaya çıkmasındır.

Atatürk ve onun silah arkadaşları halka dayanmayan hiçbir harekatın başarıya ulaşmayacağını biliyorlardı. Yunanlılar İzmir'e çıktıktan sonra gerçek bir halk infialini bekliyorlardı işte bu da Ödemişli kahramanlara nasip olmuştur. Kurtuluş Savaşını, fiilen bu cephede yaktıkları kıvılcımla büyük bir sevda haline getirmiş, Kuva-i Milliyenin ilk gerçek zaferi olmuştur.
İşte bu ulu direnişi gelecek nesillere anlatmak için 1924 İlkurşun köyünde Anıttepeler mevkiinde bir anıtın yapılmasına karar verilmiş ve anıtın üstüne 1 Haziran 1919 tarihinde 'düşmana ilkurşun buradan atıldı.' yazılmıştır.
1925 yılının Mayıs ayının son Pazar günü devlet erkanının da hazır olduğu o günkü İzmir Valisinin Ali İhsan Paşa'nın da katılımıyla açılışı yapılmıştır. O günden bu yana ilkkurşun cephesinin kahramanlarını anmak için Mayıs ayının son Pazar günü devlet erkanının da hazır olduğu ve yöre halkıyla beraber kutlamalar yapıldığı bilinmektedir.

     

     Kaynak 

Yrd. Doç. M.Emin Elmacı-Dokuz Eylül Üniv--Atatürk İlkeleri ve İnkıla Tarihi Enst.
Mahmut AKIN-Emekli Öğretmen-İlkkurşun köyü--Araştırmacı
İlkkurşun Kafkas Kültür Dayanışma Ve Yardımlaşma Derneği